VEBA / ALBERT CAMUS

Photo by Sora Shimazaki on Pexels.com

Albert CAMUS’un bu romanında olaylar, renkten, bitkiden ve ruhtan yoksun Cezayir’in ORAN kentinde cereyan eder.
Önce aniden ortaya çıkan fareler herkesin gözü önünde sokaklarda ölmeye, kediler ortadan kaybolmaya başladı ama doktorların, bu bir VEBA salgını uyarısına rağmen yetkililer bu durumu halktan uzun müddet gizlediler.
Valilik başka başka adlarla, tanılarla ve farklı metotlarla bu salgını önlemeye çalıştı ama nafile. Onlara göre kamuoyu kutsaldı, şaşkınlığa ve paniğe yer yoktu.
Bu arada ilaç, aşı, serum ve gıda sıkıntısından söz ediliyordu ama kendisi şehrin önde gelen sanayicilerinden olan Belediye Başkanı ‘’Sonuçta kimse açlıktan ölmemiştir’’ diyordu.
Meslek etiğine bağlı bazı doktorlar ‘’bir an önce bu hastalığın resmen VEBA olarak tanınması gerektiğini’’ söylüyor ama diğer bazıları da ‘’bunun resmi olarak tanınmasının acımasız önlemler almak gerektireceğini’’ savunuyorlar ve şehrin Valisi de onları destekliyordu.
Vebanın resmen tanınmasını isteyen doktorlar ‘’Bu bir sözcük sorunu değil, ister Veba, ister ateş diye adlandırın, pek önemi yok. Önemli olan önlem almak, insanların ölmesini durdurmak’’ diyorlardı.
Ardından yapılan toplantıda Veba demeden, Vebaymış gibi davranma kararı alındı. Ertesi günü Valilik şehrin en ücra köşelerinin duvarlarına, kamuoyunu telaşlandırmayacak şekilde alelacele beyaz duyurular astırdı.
Fakat buna rağmen alınan önlemler yetersizdi. Yeterli serum yoktu ve ölen insanların sayısı artmaya devam ediyordu. Durum tekrar Valiye hatırlatılınca ‘’Genel hükümetin emirlerini bekleyeceğim’’ cevabını verdi. Genel hükümetten ‘’stoklarda yeterli serum olmadığı, uçakla ancak bir miktar gönderebilecekleri ve yeni serumların üretime başlandığı’’ cevabını alan Vali, doktorlardan gelen raporlarla işin ciddiyetini anladı ve ‘’Kenti kapatın’’ talimatı vererek Karantina ilan etti.
Kent içinde de tecritler başladı. Enfeksiyon tehlikesinden dolayı mektuplaşma, kulübelerdeki yığılmalardan dolayı ölüm, doğum, evlilik gibi durumlar dışında telefon görüşmeleri sınırlandırıldı.
Yaşanan bu zorunlu hapis edilmişlik ve ayrılıklarla, insanlar bir boşluğa düşmüş, amaçsız ve heyecansız bir haldeydiler. Geleceği düşünmek ve yaşamaktan çok, kuru anılara kendilerini bırakmışlardı. O anıların da üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.
Hastalık ve ölümler her gün artıyor ama ne gazeteler, ne de ajanslar Valilikten hastalıkla ilgili resmi bilgileri alamıyordu. Vali sadece günlük istatistikleri, haftalık duyurular halinde yayınlamalarını rica ederek onlara gönderiyordu.
Veba güneşi tüm renkleri soldurmuş, tüm keyifleri kaçırmıştı ve bu turizmin yıkımıydı.
Akşamlar giderek ıssızlaşmış, veba her şeyin üstüne çökmüştü. Böylece ‘bireysel kader’ diye bir şey artık yoktu; veba ve herkesin paylaştığı duygulardan oluşmuş toplumsal bir tarih vardı. En önemli duygu ayrılık, bir de bu duygunun içerdiği korku ve başkaldırı.
Hastalar ailelerinden uzakta ölüyorlardı ve geceyi cenaze başında geçirme geleneği yasaklanmıştı. Gündüz ölen hemen gömülüyor, akşam ölen ise sabaha kadar tek başına bırakılıyordu. Aileye haber veriliyordu, ama çoğunlukla, aile hasta yanında yaşamışsa karantinada olduğu için evden çıkamıyordu.
Etkili çözüm uğruna her şey feda ediliyordu.
İlk haftaların şaşkınlığı, yerini bir çöküntüye bırakmış, insanlar belleklerini yitirmişlerdi ama bu bir boyun eğiş değil, geçici bir razı olma durumuydu. Aslında umutsuzluğa alışmak umutsuzluktan beterdi.
Veba herkesin elinden sevme gücünü ve dostluk duygusunu da almıştı. Çünkü aşkın biraz olsun geleceğe ihtiyacı vardır, fakat insanlar için kısa anlardan başka bir şey yoktu artık.

Photo by Laura James on Pexels.com

Bu arada sağlık kollarında çalışanların yorgunluğu iyice artmış ve kaldırılamaz noktaya gelmişti. Yorgunluk hayallerini ellerinden alıyordu. Buna rağmen bazı hasta yakınları onlara ‘onu yaşatın’ veya ‘kalpsizsiniz’ diyorlardı. Ama hayır, onların da bir kalbi vardı.
Aslında sağlık çalışanları günde en fazla dört saat uyuyorlardı ama onların kalbi, her gün her şeye yeniden başlamalarına yarıyordu.
Öte yandan giderek artan yiyecek sıkıntısına bağlı olarak temel ihtiyaç malzemeleri inanılmaz pahalılaştı. Zenginlerin hiçbir eksiği yokken, yoksullar güç durumdaydı. Eşitlik sadece ölümdeydi ve böyle bir eşitliği de kimse istemiyordu. Valinin geçtiği sırada ‘’Ya ekmek, ya özgürlük’’ diye slogan atanlar oldu ama çabucak bastırıldı.
Sonunda güzel bir Şubat sabahı Vebanın sona erdiği valilik duyuruları, radyo ve gazetelerin haberleriyle açıklandı ve kentin kapıları açıldı.
Çekilen acılar, ölümler ve ayrılıklar, her şey unutulmuştu. Artık insanlar için gerçek vatan, bu boğulan kentin duvarlarının ötesindeydi. Tepelerdeki güzel kokulu çalılıklarda, denizde, özgür ülkelerde ve aşkın gücündeydi. Ve her şeye sırt çevirerek o ülkeye, mutluluğa dönmek istiyorlardı.
Her zaman istenebilecek ve bazen elde edilebilecek bir şey varsa, onun da insan sevgisi olduğunu şimdi daha iyi biliyorlardı.

BEYYİNAT
tarafından ALBERT CAMUS / VEBA Kitabından Özetlenmiştir.

Can Yayınları (2019)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s